
Last Updated on 11 Temmuz 2026 by Turizm Günlüğü
Turizm sektörünün yıllardır “bacasız sanayi” olarak tanımlandığını hatırlatan İrfan Önal, son blog yazısında bu söylemi farklı bir bakış açısıyla değerlendirdi. Önal, turizmin yalnızca ekonomik büyüme ve ziyaretçi sayılarıyla ölçülemeyeceğini; konut krizinden çevresel baskıya, kıyıların özelleştirilmesinden sosyal eşitsizliklere kadar birçok sorunun mevcut turizm modelinin bir sonucu olduğunu savundu.
İrfan Önal, kendi blogunda yayımladığı “Bacasız Sanayinin Dumanları” başlıklı yazısında, turizmin görünmeyen toplumsal maliyetlerine dikkat çekti. Avrupa’da son yıllarda artan turist karşıtı protestoların temelinde turistlerin değil, kıyıları ve yaşam alanlarını küresel sermayenin yatırım aracına dönüştüren ekonomik sistemin bulunduğunu belirten Önal, “Turizm yalnızca ziyaretçi üretmez; aynı zamanda eşitsizlik de üretir” ifadeleriyle sektörün mevcut kalkınma modelinin yeniden tartışılması gerektiğini vurguladı.
İrfan Önal: Bacasız Sanayinin Dumanları
Turizm, bilhassa ülkemizde, uzun yıllardır neredeyse tartışılmaz bir başarı hikâyesi olarak anlatılıyor. Her sezon kırılan ziyaretçi rekorları, milyarlarca dolarlık gelir, artan uçuş sayıları, yeni oteller, yeni marinalar, yeni kruvaziyer limanları… Resmî söylemde bunların tamamı ekonomik başarının göstergesi kabul ediliyor.
Milyarlarca Dolarlık Gelirin Görünmeyen Yüzü
Turizm hâlâ “bacasız sanayi” olarak övülüyor. Fakat belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Gerçekten bacasız mı?
Çünkü bacası görünmeyen her üretim biçimi dumansız değildir. Geçtiğimiz günlerde The Guardian’da yayımlanan bir değerlendirme yazısı tam da bu sorunun peşinden gidiyor. Yazının dikkat çekici yanı, son yıllarda Avrupa’nın birçok turistik kentinde yükselen turist karşıtı protestoları alışıldık biçimde okumaması. Sorunun turistler olmadığını söylüyor.
Sorun Turistler Değil, Turizm Modeli
Asıl sorun; kıyıları, kentleri ve yaşam alanlarını küresel sermayenin yatırım nesnesine dönüştüren politik-ekonomik düzendir. Bugün Portekiz’den Arnavutluk’a, İspanya’dan Yunanistan’a kadar birçok yerde insanlar plajlarını, mahallelerini ve kamusal alanlarını savunmak için sokaklara çıkıyor. “Satılık değil” sloganı yalnızca bir kıyının özelleştirilmesine karşı atılmış bir slogan değildir; yaşam alanlarının metalaştırılmasına karşı yükselen bir itirazdır.
Bir Yerin Değeri Artık Yaşayanlarla Değil, Rantla Ölçülüyor
Turizm yalnızca insanların seyahat etmesini sağlayan bir sektör olarak nitelendirilemez; turizm giderek daha fazla mekân üreten bir sermaye rejimine dönüştü. Kıyılar otellere, köyler butik destinasyonlara, tarım alanları golf sahalarına, mahalleler kısa dönem kiralama piyasalarına dönüşmektedir. Mekânın kullanım değeri yerini değişim değerine bırakmaktadır. Bir yer, orada yaşayan insanlar için değil; oradan elde edilecek rant için değer kazanmaktadır.
Turizmin Görünmeyen Bedeli Kiralarda ve Ev Fiyatlarında Ortaya Çıkıyor
İşte tam bu noktada turizmin görünmeyen dumanları ortaya çıkar. Bu duman istatistiklerde görünmez; fakat kiralarda görünür, ev fiyatlarında görünür, mevsimlik ve güvencesiz çalışmada görünür, yerel halkın kıyıya ulaşamamasında görünür, gençlerin yaşadığı kentte ev bulamamasında görünür, çiftçinin toprağını satmak zorunda kalmasında görünür, doğal alanların yatırım alanı olarak yeniden tanımlanmasında görünür.
Daha Fazla Turist, Daha Fazla Refah Anlamına Gelmiyor
Bir başka ifadeyle turizm yalnızca ziyaretçi üretmez; aynı zamanda eşitsizlik de üretir. Paradoks tam da burada başlıyor. Turist sayısı arttıkça yerel refahın da artacağı varsayılır. Oysa Güney Avrupa’nın birçok ülkesinde bunun tam tersi yaşanıyor. Milyonlarca turist ağırlayan ülkelerde genç işsizliği yüksek seyrediyor, insanlar kendi ülkelerinde tatil yapamaz hâle geliyor ve özellikle genç nüfus daha iyi bir yaşam umuduyla göç ediyor. Yazıda işaret edildiği gibi, Brüksel’in ekonomik başarı hikâyeleri ile turistik kentlerde yaşayan insanların gündelik deneyimleri arasında giderek büyüyen bir kopuş bulunuyor.
Asıl Soru: Turizmden Kim Kazanıyor?
Bu durum bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Turizm büyüyebilir ama toplum aynı ölçüde zenginleşmeyebilir. Çünkü mesele yalnızca ne kadar gelir üretildiği değildir. O gelirin kim tarafından üretildiği, kim tarafından paylaşıldığı ve hangi toplumsal maliyetler pahasına elde edildiğidir. Bu nedenle bugün tartışmamız gereken konu yalnızca “fazla turist” değildir. Asıl tartışılması gereken; turizmin nasıl bir kalkınma modeli üzerine kurulduğudur.
“Bacalar Yok Ama Duman Her Yerde”
Çünkü turizmin krizleri aslında turizmin kendi krizleri değildir. Bunlar, mekânı birikim aracına dönüştüren daha geniş kapitalist dönüşümün turizm alanındaki yansımalarıdır. Aşırı turizm, konut krizi, kıyıların özelleştirilmesi, çevresel yıkım ve yerinden edilme birbirinden bağımsız sorunlar değil; aynı siyasal ekonomi içinde üretilen farklı sonuçlardır. Belki de artık “bacasız sanayi” söylemini yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir. Çünkü görünen o ki bacalar gerçekten yok. Ama duman her yerde... Ve o duman, yalnızca gökyüzünü değil; kentleri, kıyıları, doğayı ve en önemlisi insanların yaşama hakkını görünmez biçimde kaplamaya devam ediyor.
Not: Bahsi geçen gazete makalesi için; TIKLAYIN








